Medipol Üniversitesi Prof. Dr. Mahmut Miski Röportajı

{{ '2013-03-22 18:19:59' | moment }}

Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Mahmut Miski hocamız ile

Öğrenim hayatınızın ilk yıllarında Mahmut Miski’nin ne gibi hayalleri vardı?

 

Liseden beri akademisyenliğe niyetliydim. 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun olur olmaz fakültemizin Farmakognozi kürsüsünde uzman eczacı olarak çalışmaya başladım. Bizim dönemin yıllığında benim hem asistan hem de öğrenci olarak fotoğrafım vardı, bu şekilde yıllıkta yer alan tek öğrenci bendim.

 

Akademik hayatınız tam olarak nasıl başladı?

 

Rahmetli Turhan Baytop hocanın yanında asistanlığa başladım. Farmakognozi’yi seçmem ise elbette eczacılığın bilim dallarını öğrendikten sonra verilmiş bir karardı, fakülteye girdikten sonra bitkilere ve bitkilerden elde edilen ilaç ham maddelerine olan ilgimi fark ettim. Henüz öğrenciyken Balmumcu’dan kendime bir takım deney apareyleri satın alıp evimde bazı ekstraksiyon deneyleri yapmaya başlamıştım. Daha sonra Farmakognozide asistan olarak başladığımda hocam Antakya yöresinin halk arasında kullanılan tıbbı bitkilerini araştırmamı istedi, Hatay ilinin köylerini iki yıl dolaşarak o yörede kullanılan 75 ten fazla bitki hakkında bilgi topladım. Bu bitkilerin teşhislerini ve taşıdıkları maddelerin sınıflarını belirleyen ön taramaları yaptım. Ancak bitkilerin kimyası ve taşıdıkları etkin maddelerin yapılarını aydınlatmak benim daha çok ilgimi çekiyordu. O nedenle Türkiye’de bu konuda en çok araştırma yapan hocamız Ayhan Ulubelen’in yanında Hatay’daki araştırmalarım esnasında topladığım, halk arasında yara iyileştirici ve karın sancılarında kullanılan bir adaçayı türünün etkin bileşiklerini araştırmak üzere yeniden doktoraya başladım. 1980 yılında doktoramı tamamladım.

 

Doktoradan sonra ne gibi çalışmalar yaptınız?

 

Doktoradan sonra gene halk arasında afrodizyak ve hayvan verimliliğini arttırdığı için çok kullanılan çakşır otu (Ferula elaeochytris) bitkisini araştırmaya karar verdim. Bu bitkideki ana maddeleri izole edip yapılarını aydınlattıktan sonra biyolojik etkilerini araştırmak üzere İstanbul Üniversite’si Tıp Fakültesi’ndeki hocalarla ortak çalışmalar yaptım. O yıllarda henüz ülkemizde moleküler düzeyde (enzim inhibisyonu, aktif madde-reseptör etkileşimleri, vb.) aktivite deneyleri yapılamadığından bu deneyler fareler üzerinde yapıldı, bitkinin ana maddelerinden iki tanesinin gerçekten hormonal etkileri olduğunu bu çalışma ile gösterdik. İlginç olan şey bu bileşiklerin yapısındaki ufak bir farklılık etkilerini tamamen zıt yönlerde (birisi östrojen etkiye, diğeri testosteron etkiye benzer) göstermelerine neden oluyordu. Bu çalışma 1983 yılında Mersin’de yapılan Ulusal Üroloji Kongresi’nde bildiri olarak sunuldu. Bu çalışmadan 5 yıl sonra Hintli araştırıcılar da Ferula’lardaki bileşiklerin hormonal etkilerini gösteren çalışmalarını bir dergide yayınladılar, bu yayının ardından bu konuda halen günümüzde de devam eden yoğun araştırmalar başladı ve onlarca çalışma yayınlandı.

 

Ferula’lar üzerine yaptığınız çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

 

Çakşır otuyla yaptığım çalışmadan sonra Türkiye’nin diğer Ferula türleri üzerinde de çalışmalarımı sürdürdüm, TÜBİTAK’tan proje desteği alarak Dioscorides zamanından beri “Ammoniakon” adlı drogu verdiği belirtilen Ferula tingitana ve ona yakın bir tür olan F. communis türlerini araştırdım. Bu bitkilerin kimyası son derece kompleksti, ancak bileşiklerin yapılarını aydınlatmak sadece bitkinin kayıtlara geçen kullanışlarını değil aynı zamanda taşıdığı maddelerin biyosentezlerini açıklayan bilgiler sağladı. Daha sonra çalışmalarıma Türkiye’nin diğer Ferula türleri ile devam ettim, Türkiye’de yetişen türlerin çoğunun kimyasal analizini tamamladım. Bu çalışmalar Ferula’ların sadece hormonal etkide maddeler taşımadığını aynı zamanda immün sistemini modüle eden, antibakteriyel, antiviral, antikanser, ve kanser hücreleriyle mikropların ilaçlara karşı kazandıkları direnci ortadan kaldırabilecek bileşikler de taşıdığını gösterdi.  

 

Amerika’ya gidiş süreciniz tam olarak nasıl?

 

Doktora danışmanım Ayhan Ulubelen hocam doktora çalışmalarımı sürdürdüğüm dönemde Texas Üniversitesi’nde Prof. Tom J. Mabry’nin kürsüsünde misafir araştırıcı olarak çalışıyordu. O yıllarda Türkiye’de spektroskopi imkanı yoktu, ben de hocama izole ettiğim bileşikleri gönderip spektrumlarını yollamasını bekler, gelen spektrumlardaki bilgilerden maddelerin yapılarını aydınlatırdım. Ayhan Hanım Türkiye’ye döndükten sonra düzenlediği Ulusal Eczacılık Kongresi’ne Prof. Mabry’i sunum yapmak üzere çağırdı, Prof. Mabry ziyareti esnasında doktoramı bitirdikten sonra beni mutlaka kürsüsünde araştırma yapmak üzere beklediğini söyledi. 1983 yılında aldığım davetiye ile Amerika’ya gittim ve 29 yılımın geçeceği bir Amerika serüveni başlamış oldu.

 

Amerika’da akademik hayatınız nerede devam etti?

 

6-7 yılımı Texas Üniversitesi’nde geçirdim. Botanik kürsüsü’nde Prof. Mabry ile bitki kimyası çalışmaları ve Eczacılık Okulu’nun Tıbbi Kimya ve Doğal Ürünler Kimyası bölümünde Prof. Davis ile mikropları kullanarak biyolojik etkili maddeleri üretme (biyotransformasyon) konularında çalışmalar yaptık. Prof. Davis ile yaptığım çalışma esnasında Aspergillus türü mikromantarları kullanarak insektisit pazarında çok kullanılan piretrin’lerin sentezi için biyolojik bir ayırıştırma yöntemi geliştirdim. Bu çalışma Amerika’da insektisit üreten büyük bir şirket tarafından desteklenmişti.
 

Texas Üniversitesi’nde yaptığınız diğer çalışmalardan da bahseder misiniz?

 

Texas Üniversitesi’nde Prof. Mabry’nin kürsüsünde çalışırken doğal ürünler üzerine araştırmalar yaptım. O dönemde Almanya’dan Prof. Ferdinand Bohlmann’ın Prof. Mabry’i ziyarete gelmişti. Calışmalarım esnasında bulduğum maddelerden bir tanesi Prof. Bohlmann tarafından yanlış bir formülle yayınlanmıştı, bu durumu kendisine nedenleri ile birlikte açıkladığımda çok etkilendi ve beni kürsüsüne çalışmak üzere davet etti. 1988’de Almanya’dan Alexander von Humboldt vakfının verdiği destekle bir yıl Berlin’de bulundum. Sonra Türkiye’ye dönüp doçentliğimi aldım ve tekrar Amerika’ya döndüm.

 

 

Amerika ile kıyasladığınızda Türkiye ile akademik ortam açısından ne gibi farklar var?

 

Amerika’daki akademik ortam ile Türkiye’deki arasında çok büyük bir fark var. Akademik sistemdeki farklılıklardan başka teknolojik yönden çok ilerideler ve araştırma için gereken her şey ellerinin altında bulunuyor. Ben Amerika’dan dönerken buraya büyük ümitlerle geldim. Üniversitemizde kurulan araştırma laboratuarımız bittiğinde güzel çalışmalarımız olacaktır.

 

 

Peki, üniversiteden başka bir yerde de bulundunuz mu?

 

1990 yılında Amerikan Ulusal Kanser Enistitüsü ile SmithKline Beecham ilaç firmasının (günümüzdeki GlaxoSmithKline firmasının Amerika’daki ortağı) ortaklaşa yürüttüğü doğal kaynaklardan kansere karşı etkili maddeler arama projesine araştırıcı olarak katılarak ilaç endüstrisinin ARGE alanında ilk çalışmalarıma başladım. Daha sonra Sterling Winthrop firmasının ARGE bölümünde gene doğal kaynaklardan ilaç geliştirme projelerinde kadrolu olarak çalışmaya başladım. Çeşitli uluslararası büyük ilaç firmalarının ARGE bölümünde ilaç araştırma ve geliştirme çalışmalarının her safhasında 20 yıl çalıştım, en son çalıştığım Sanofi Aventis firmasının ARGE bölümünden 2010 da emekli olarak ayrıldım. Tekrar akademisyenliğe dönmek, bilgi ve tecrübelerimi genç nesle aktarmak ve deneyimlerimi ülkemizin ekonomisine katkı sağlamak için kullanmak istiyordum. İstanbul Medipol Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şeref Demirayak ile telefonla görüşüp benim gibi bir elemana ihtiyaçları olup olmadığını sordum,  benimle şahsen görüşmek ve Rektörümüz Prof. Dr. Sabahattin Aydın ile görüştürmek üzere beni İ. Medipol Üniversitesi’ne davet etti. Görüşmelerimizin olumlu geçmesi üzerine İ. Medipol Üniversitesi’nin Eczacılık Fakültesi’nde kadroya atandım, şimdi akademik hayatıma kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Geleneksel tıbbi ürünler hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Geleneksel tıbbi ürünleri önemsiyorum. Bu kaynaklardan ciddi araştırmalarla önemli ilaç hammaddeleri elde edilebilir. Geleneksel tıbbi ürünler (özellikle bitkisel ilaçlar) halk arasında yaygın kullanılışı olan ve tedavi değerleri köklü kanıtlara dayanan ürünlerdir. Ancak bitkilerin içindeki etkin maddeler tek bir bitki için bile oldukça kompleks karışımlar halindedir, bir de bir kaç bitkinin yer aldığı geleneksel tıbbi çay karışımları (örneğin Ayurveda ya da gelenksel Çin tıbbında olduğu gibi) oluşturduğunuzda içerdiği etkin maddeler ile insan vücudundaki biyolojik sistemlerin etkileşimleri (hatta çay karışımın kendi içerisindeki maddelerin birbirleri ile olan etkileşimleri) ortaya karmaşık bir tablo çıkarıyor. Örneğin Bengladeş’te geçen hafta katıldığım sempozyumdaki sunumlardan birinde orada kullanılan geleneksel Ayurveda preparatlarının hastaların kan tablolarında nasıl değişiklere yol açtığı anlatıldı, preparatların bazılarının kullanan hastalarda kanamalara bazılarının da kanın pıhtılaşmasını hızlandırarak felce yol açabileceği vurgulandı. Ancak bu gibi durumların yanı sıra geleneksel tıp ürünlerinin önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan pek çok ilacın, örneğin sıtma tedavisinde çok kullanılan artemisinin’in, kaynağı olduğu bilinen bir gerçek. Bence yapılması gereken şey ciddi bilimsel araştırmalarla bu preparatların değerlendirilmesi, faydalarının ve zararlarının ortaya konmasıdır. Bir de geleneksel tıbbi ürünlerin günümüzdeki popülaritesini kullanarak aşırı kazanç sağlamak peşinde olanların sebep olduğu olumsuz olaylar da var. Bu olayların bir kısmı ürünlerin kalitesiz olmasından veya yanlış materyal kullanılmasından kaynaklanırken diğer bir kısmı da ne yazık ki kasıtlı olarak yapılan sentetik etkin madde katıştırmalarından kaynaklanıyor.

 

Peki, bu ürünlerin suiistimalinin önüne nasıl geçilebilir?

 

Geleneksel ürünlerin suiistimalinin nerede olursanız olun önüne geçilemiyor. Bu yatkınlık insanın tabiatında var galiba, yapılan şeyin insan sağlığı ile oynamak olduğunun farkında değiller. İyi bir kalite kontrol çalışması ile bu işin peşinden gidilmesi gerekir, bu da ciddi bir maddi destek gerektirir. Sağlık Bakanlığı’nın oluşturacağı bir ünite sadece bu konu için çalışmalıdır, bu ünite piyasadaki preparatların kalite kontrollerini üreticiye bağımlı olmadan kendi başına yapabilecek bilgi, eleman ve tam teşekküllü laboratuar donanımına sahip olmalıdır.

 

Amerika’da var olan sağlık sistemi tam olarak nasıl?

 

Amerika’daki sağlık sistemi çoğunlukla özel sağlık sigortası firmaların oluşturduğu sağlık hizmetleri ağına dayanan bir sistem, son derece pahalı. O nedenle büyük firma veya kuruluşlarda düzenli işi olmayan bireyler ancak çok para ödeyerek sağlık sigortası kapsamına girebilir. Örneğin tek çocuklu genç bir ailenin tam kapsamlı bir sigorta almak için ödemesi gereken aylık sigorta primi 3-4 bin doları rahatlıkla bulur. Bu nedenle Amerika’da pek çok insanın sağlık sigortası yoktur. Bu sorunu kısmen de olsa çözümlemek için 1994’te Clinton döneminde kısaca DSHEA olarak adlandırılan bir yasa çıkarıldı. Bu yasanın amacı pahalı olan sağlık hizmetlerine alternatif olarak daha ucuz geleneksel tıp yöntemlerinin, bitkisel ilaç ve besin desteği preparatlarının kullanılmasını yaymak, bu alternatif kaynaklar konusunda Amerikan halkını eğiterek daha sağlıklı bir toplum oluşturmak ve Amerika’nın sağlık giderlerini kontrol altına almaktı. Bu yasanın getirdiği pek çok olumlu gelişme olduğu gibi ne yazık ki Amerikan halkının her yıl bu tür ürünlere harcadığı 25 milyar dolardan payını almak isteyen fırsatçılara da yeni bir kaynak sağladı. Yasanın çıkışına kadar piyasada olan 4 bin bitkisel ilaç ve besin desteği preparatının sayısı kısa sürede 50 bini geçti. Zaman zaman piyasadan toplanan ürünlerde yapılan analizlerde bu ürünlerin %30’unda tehlikeli kirlilikler, etiketinde beyan edilen miktarların %30-40 altında olanları, bazen taşıdıkları etkin maddelerin yine etikette beyan edilenin 2-3 katı olanları ve hatta bozuk ürünlerin halka satıldığı bulundu. FDA iyi üretim kurallarına (GMP) uymayan bu tür üreticilerle mücadele etmeye çalışıyor, ürünlerin istenen kalitede olması için çeşitli genelgeler yayınlayarak üreticileri uyarıyor. Ne yazık ki iyi üretim uygulamalarında ilaç endüstrisi kadar deneyimli olmayan besin desteği üreticileri bu kuralları kavrayıp uygulayamadıklarından bu alanda büyük bir kargaşa yaşanıyor, üretici firmaların temsilci birlikleri FDA’nin DSHEA yasasının ruhuna aykırı hareket ettiği gibi suçlamalarla üretici firmaları savunmaya çalışıyor. FDA’nin cezalandırma yöntemi üreticinin iyi üretim kurallarını uygulanmasında negatif bir yönlendirme faktörü olurken, Amerikan Farmakopesi Organizasyonu (USP) iyi üretim kurallarına uygun üretim yapan üreticilerin ürünlerine “USP onayı” damgası vererek tüketicinin bu ürünleri tercih etmesini sağladıklarından kurallara uymayan diğer besin desteği üreticilerini de bu onayı alabilmek için iyi üretim kurallarına uymaya yönlendiren pozitif bir mekanizma oluşturmuş oldu. Ülkemizde de bu tür bir caydırıcı ve özendirici sistemler oluşturarak bitkisel ilaçlar ve besin desteği preparatlarındaki suiistimalleri önlemek mümkün olabilir.

 

Ayşe Esra GÜLER

 

 

İVEK © 2016   /   Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
0212 4106040 bilgi@ivek.org.tr

Merkez Mahallesi Esenler Cd. 5/1 Sk.
No: 10/110 Bağcılar/İSTANBUL