Sevinç ve Hüzün

Dr. Mahmut Tokaç
{{ '2015-05-22 12:58:00' | moment2 }}
Yazarın
Diğer
Yazıları
İçin
Tıklayın
Sevinç ve Hüzün
 
Receb ayının başlamasıyla giren üçayları sevinçle karşılamakla birlikte peşpeşe gelen vefat haberleri ile de hüzünlendik. İlki Millet Kütüphanesi müdürlerinden M. Serhan Tayşi üstadımızın vefat haberi idi ki o günlerde duygularımı köşemdeki bir yazı ile paylaşmıştım. (http://www.ivek.org.tr/m.-serhan-taysinin-ardindan-188yy.htm) Ondan yaklaşık bir hafta sonra aynı gün dört vefat haberi birden aldık.
İstanbul Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet ağabeyimizin annesi, KASAD’ın kurucusu ve öğrencilik yıllarından beri kendisini daima örnek aldığımız Dr. Gülhan Cengiz ablamızın eşi Celil Cengiz beyefendi, Murat Işık dostumuzun babası ile oturduğumuz sitede Temsilciler Kurulunda bir dönem birlikte çalıştığımız ve eczacı Filiz Türkeli’nin eşi Tuncay Türkeli komşumuzun annesi aynı gün vefat ettiler. Üç ayrı yerdeki cenazeler için İVEK’te işbölümü yaptık ve ben Yunus ağabeyin annesinin cenazesine katılmak için Merkezefendi Camii’ne gittim.
 
 
Merkezefendi’de kalabalık bir cemaatin iştirakiyle kılınan cenaze namazından sonra hemen yanıbaşındaki Eski Kozlu kabristanına gitmek üzereyken Prof. Dr. Ömer Taşer ağabeyin kolunda babası ve İlim Yayma Cemiyeti’nin ağır toplarından Dr. Asım Taşer büyüğümüzü görünce hafızamda İlim Yayma Yurdu ile ilgili eski hatıralarım canlandı. 
1979 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okumaya başladığımda hiç evlenmemiş olan merhum dayım Seyit Galip Varilci’nin Beylerbeyi’ndeki evinde kendisi ile birlikte kalmaya başlamıştım. Ancak kaldığımız ev, alt katı harabe, üst katı yıkıntı halde olan, sadece orta katındaki iki odasında kalınabilen, elektriği ve suyu olamayan üç katlı eski bir ahşap evdi. Rahmetli annemin odamın pencerelerine gerdiği naylonlar sayesinde birazcık rüzgarın girişinin engellendiği, odaya kurduğumuz küçük odun sobasının ısısını en fazla yarım saat muhafaza edebildiği, haftalık bir çeki odunla idare etmek zorunda kaldığım, suyunu da sucu Abdullah efendinin (muhtemelen şimdi rahmetli olmuştur) omuzlarında taşıdığı iki teneke su ile karşıladığımız bu evde kalmak gerçekten çok zordu. Cerrahpaşa’ya gitmek için vapur ve otobüs ile yaklaşık iki saatlik bir yolculuk yapmak zorunda kalışım ve bir de evimize dadanan hırsızın zaten güç kanaat idare edebildiğim paralarımı çalması beni iyice bunaltmaya başlamıştı. 
 
 
Cerrahpaşa’da o dönemlerde bizimle birlikte okuyan askeri öğrencilerin kaldığı Cankurtaran’daki askeri öğrenci yurdunun şartlarının iyi ve 12 Eylül öncesi kargaşa ortamında sığınılabilecek bir mekan olması yanında amcam Turgut Tokaç’ın da Tabip Albay olması dolayısıyla ben de askeri öğrenci olmak için müracaat ettimse de gözlerimin miyop olması yüzünden askeriyeye de kabul edilmemiştim.
 
 
Fakültedeki ilk dönemimi zor bir şekilde bitirdikten sonra sömestr tatili için Ünye’de bulunduğum bir sırada akşam eve gelen babam, bana müjdeyi verdi. Bir cenaze vesilesi ile Ünye’ye gelen Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş bey, beni İlim Yayma Yurdu’na yerleştirebileceğini söylemiş. İlim Yayma Yurdu’nda kalan arkadaşlarımdan yurdun mehdini duyduğumdan bu habere çok sevinmekle birlikte epey de merak ettim; kim di bu Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş. 
 
Babam merakımı gidermek için “Amentü Şerhi kitabını biliyorsun ya, onu yazan Numan Kurtulmuş’un oğludur.” dedi. Evet, bugün siyasetten tanıdığımız Numan Kurtulmuş’un adını aldığı dedesi ve hemşehrimiz olan büyük alim Numan Kurtulmuş’u Amentü Şerhi isimli eserinden biliyordum. 
Rahmetli annem de, “Hadiye Teyzenin yeğeni, Paşaların Güngör hanımın beyi.” diyerek bir başka tanışıklık kanalı daha açıyordu.(1) Annemle ya da babamla İstanbul’da olduğumuz sürece ziyaret etmeyi ihmal etmediğimiz büyüğümüz Hadiye Teyze, babamın çok küçük yaşta yetim kaldığı için terzilik öğrensin diye Ünye’de yanına çırak olarak girdiği ve kendisini bir baba gibi bildiği ustası merhum Hüseyin Çataklı’nın hanımı idi.(2) Hüseyin Çataklı aynı zamanda, İTÜ İnşaat’ın eski hocalarından, MSP döneminde Vakıflar Genel Müdürlüğü yapmış, İskenderpaşa Cemaatinin abilerinden ve aynı zamanda Erbakan hocanın eniştesi olan Prof. Dr. Osman Çataklı’nın ağabeyidir.(3) 
 
Sömestr tatili bitince karlı bir havada, 8 saat kapalı kalan yolda maceralı bir yolculuk yaparak annem rahmetli ile İstanbul’a geldik. Doğruca Hadiye teyzelerin Fatih Sofulardaki evlerine geldik.(4) Vakit epey ilerlemiş olduğu ve neredeyse akşam olacağı için vakit kaybetmeden Hadiye teyzeyi de alarak Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş’un Sanki Yedim Camiinin hemen yanındaki evine gittik. Annemle Hadiye teyze yukarıda Güngör teyzeye misafir olurlarken, ben de alt kattaki muayenehanesinde İsmail Niyazi amca ile tanışmış oldum. Kısa bir hasbihalden sonra İlim Yayma Yurdunu arayarak benim geleceğimi bildirdi ve Numan beyin yanına katarak beni yurda gönderdi. Numan bey, babasının Reno 12 arabası ile beni yurda götürerek müdür odasında o zamanki yurt müdürü Abdullah Sert ile yine o zamanki öğrenci temsilcisi Hüsnü Tuna ile tanıştırdı. Zaten İsmail Niyazi amcanın referansıyla geldiğim için hiçbir sorun yaşamadan yurda kabulüm yapılmış oldu.
Birinci dönem yurtta kalan Cerrahpaşalı bir arkadaş yurttan ayrıldığı için Cerrahpaşalıların kaldığı 5 numaralı odada bir yatak boşalmış olduğundan beni o odaya verdiler ve o odadan birisini de Müdür odasına çağırdılar. Zaten nasıl bir ortamla karşılaşacağımı bilmediğimden biraz tedirgin olduğum için olsa gerek, sonradan isminin Adnan Öbek olduğunu öğrendiğim ve Cerrahpaşa 5. sınıfta okuyan uzun boylu birinin, ayağındaki bir yara dolayısıyla biraz aksayarak merdivenlerden inişini görmek beni biraz daha tedirgin etmeye yetti. Müdür odasına geldiğinde beni odaya götürmek üzere kendisine teslim ettiklerinde samimi bir üslup ve Doğu şivesiyle “Mahmut Gardaş, aramıza hoş geldin.” deyince tedirginliğim biraz azaldı. Odaya gidip yatacağım yeri gösterdi ve odadaki diğer arkadaşlarla tanıştırdı. Zaten 8 kişilik odadakilerden ikisi sınıftan aşina olduğum simalar olduğu için çabucak kaynaştık. 
 
Yurtta genellikle dindar insanlar kaldığı için kısmen rahattım ama yine de sabah ne ile karşılaşacağımı bilemeden ilk gecemi merak içinde geçirdim. Sabah namaz saatinde koridorda yankılanan bir “essalatu hayrun minen nevm” sadası ile uyandım. Baktım ki herkes abdestini alıp mescide namaza gitmeye hazırlanıyor. Bu manzara beni o kadar mutlu etti ki sabah namazımı kıldıktan sonra vaktin biraz geçmesini bekledim. Henüz 17 yaşında bile olmayan, son çocuğu olduğum için de bir türlü gözünde büyüyemeyecek olan ciğerparesini ilk defa tanımadığı insanların arasına bıraktığı için tedirgin olan anneme bu manzarayı anlatmak için sabırsızlanıyordum. Gün biraz aydınlanınca doğruca Hadiye teyzelere gidip anneme yurdu çok sevdiğimi ve beni merak etmemesini söyledim. Böylece annem bir gün daha kalıp İsmail Niyazi amcaya hayır dualar ederek gönül rahatlığı içerisinde Ünye’ye geri döndü.
İsmail Niyazi amca ertesi gün kendisini görmeye gelmemi istemişti. Öğleden sonra tekrar onun muayenehanesine gittim. Kimliğinin açıklanmasını istemeyen birisinin bana burs verdiğini, her ay kendisinden bursumu almaya gelmemi tembih etti ve ilk bursumu o anda verdi. Bursu verenin kimliğini hiçbir zaman açıklamasa da öğrenimim boyunca devam eden bu bursu kendisinin verdiğini tahmin ediyorum. Ama yaptığı hayra riya karıştırmamak ya da beni rencide etmemek için böyle söylediğini düşünüyorum. Son derece mütevazı, karşısındaki insanda saygı uyandıracak kadar nezaket sahibi, hayırsever bir insan olan Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş bize mesleki anlamda güzel bir örnek olmuştu. Vefatı esnasında İstanbul’da olamadığım için cenazesine katılamamış olmam içimde bir ukde olarak kalmıştır. Adının İlim Yaymanın bir yurdunda yaşatılıyor olması gerçekten bir kadirşinaslık örneğidir.
 
 
Üçbuçuk yıl sürecek olan İlim Yayma serüvenim o gün başlamıştı ama aslında halen devam ettiğini düşünüyorum. İlim Yayma bizler için bir mektep oldu. Halen orada edindiğim bilgilerden istifade etmekteyim ve orada kazandığım dostlarımla irtibatımı devam ettirmekteyim. Bu yüzden her yıl Mayıs ayının son Pazar günü yapılagelen İlim Yaymalılar Buluşmalarını da kaçırmamaya dikkat ederim. (Maalesef bu yıl aynı gün İVEK 2. Uluslararası İlaç ve Eczacılık Kongresi’nin Bilimsel Kurul Toplantısı için Erzincan’da olmam gerektiği için katılamayacağımdan müteessirim. Eczacılara olan sevgim İlim Yaymanın önüne mi geçiyor ne?)
 
Ama benim için İlim Yaymanın en büyük faydası Dr. Adnan Öbek abimi tanımış olmam ve onun da benim hayatımın dönüm noktası olacak bir zatı tanımama vesile olmasıdır. O zamanlar yurtta Akıncıların ağırlığı olduğu için daha milliyetçi çizgideki Adnan abi kendisine emanet edilen beni karşı tarafa kaptırmamak (!) için özel ihtimam gösteriyordu. Özellikle Cuma günleri beni Fatih’teki küçük bir camiye Cuma namazı kılmaya götürüyordu. Ben niye o camiye gittiğimizi bir türlü anlayamıyordum. “Abi, hemen burnumuzun dibindeki Şehzadebaşını geçiyoruz, biraz ilerimizdeki Fatih camiine gitmiyoruz da neden bu ara sokaktaki küçük camiye geliyoruz?” diye soruyordum. O da açıklama yapmadan beni o camiye taşımaya devam ediyordu. Namazı kıldıktan sonra da pek kimseyle muhatap olmadan çıkıp geliyorduk. Ama bir gün müezzin mahfilinin iki sıra önünde oturmuş Cuma ezanını beklerken birden bir hareketlilik oldu ve herkes ayağa kalktı. Ben de gayrı ihtiyarî kalktım. Hoş bir “selamün aleyküm” sedası duyuldu ve cemaat hep bir ağızdan “aleyküm selam” dedi. Nur yüzlü, uzunca ak sakallı, oldukça yaşlı, cübbeli ve sarıklı bir zat müezzin mahfiline girdi ve pencerenin kenarına konulan bir mindere otururken cemaate de oturmalarını söyledi. Herkes oturdu ama ben şimdiye kadar görmediğim güzellikte bu insana bakakaldım. Nice zaman sonra tek başıma ayakta kaldığımı fark edip yerime oturdumsa da arkamda kaldığı için sürekli arkama dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Namaz bitiminde o zat müezzin mahfilinin tırabzanlarına tutunarak 5 dakikalık kısa bir sohbet yaptı ve tekrar selam vererek camiden çıktı. Ben hayretler içinde kalmıştım. Kimdi bu zat? Adnan abiden uzak bir yerde olduğum için soramadığımdan meraktan ölecek gibiydim. Camiden çıkar çıkmaz Adnan abiyi bulup o zatın kim olduğunu sordum. “Mübarek bir zat, adı Mehmed Zahid Kotku.” dedi sadece. Daha önce adını hiç duymadığım gibi, onun gibi birisini de daha önce görmemiştim. O günden sonra Adnan abiye gerek duymadan Cuma namazlarına mutlaka İskenderpaşa Camiine gidiyordum ama ne yazık ki bir sefer daha denk geldim. Kendileri hasta oldukları için sık camiye çıkamıyorlar, ancak kendilerini iyi hissederlerse kısacık sohbet ediyorlarmış. Adnan abi bazı kitaplarının olduğunu ve yurda gidince göstereceğini söylemişti. Yurda gelip de Tasavvufi Ahlâk isimli 5 ciltlik eserini görünce bir anda şok oldum. Çünkü yaklaşık bir yıl önce, üniversite sınavına girmek üzere merhum dayım Hasan Fahri Varilci’nin Samsun’daki evinde kaldığımda kütüphanesinde gördüğüm ve sadece ikinci cildi olan bir kitap dikkatimi çekmişti. Kitabın yazarının adı yerine sadece M.Z.K. harfleri vardı. Dayımın büyük oğlu Mustafa’ya “Bu kitabın yazarının adı niye yok, kim olduğunu biliyor musun?” diye sorduğumda “Babamın İstanbul’dan tanıdığı büyük bir zatmış, ama ben ismini tam bilmiyorum.” demişti. O gün gördüğüm ve isminin yazılmamasına hayret ettiğim kitabın Mehmed Zahid Kotku hazretlerine ait olduğunu böylece öğrenmiş oldum.(5) 
 
 
Son olarak Hicri 1399 Şabanının 14. gecesi olan Beraat kandilinde İskenderpaşa Camiinin mihrabında yatsıdan sonra ayakta yaptığı yaklaşık yarım saatlik bir sohbetten sonra elini de öptüğüm Mehmed Zahid Kotku (Rh.A.) hocaefendiyi bir daha görmek nasip olmadı. Ben 13 Kasım 1980’de vefat haberini alıncaya kadar gerçekten ne büyük bir kıymet olduğunun tam da farkına varamamıştım. Maalesef cenazesi olduğu gün de önemli bir sınavım olduğu için cenazesine de katılamadım. Kaçırmış olduğum fırsatı sonradan yolunu devam ettirenlere tabi olarak telafi etmeye gayret etmekteyim.
Bu vesile ile başta Mehmed Zahid Kotku hocamız ve yolunu devam ettirirken Avusturalya’da şehid olan Mahmud Es’ad Coşan hocamız olmak üzere, Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş amcamıza ve İlim Yayma Camiasından ahirete intikal edenlere, Hüseyin Çataklı amca ve Hadiye teyzeye, altı ay önce aramızdan ayrılan Ruveyde Taşer teyzemize, anneannem, annem ve dayılarıma, bu Recep ayında vefat eden büyüklerimize ve dostlarımıza Allah’tan (cc) rahmet diliyorum. Dr. Asım Taşer büyüğümüze ve tüm dostlarımıza akıl, beden ve ruh sağlığı, iman selameti içinde, elden ayaktan düşmeden, kimseye muhtaç olmadan, hayırlı ve uzun ömürler diliyorum.
 
 
 
Not: Bu yazı yayına hazırlanırken Receb’in son günü Başakşehir Belediye Başkanı Özel Kalem Müdürlüğü yapan Duran Kahraman kardeşimin de kalp krizi neticesinde vefatı haberini aldım. Genç denilecek yaşta bir kayıp olması dolayısıyla bu haber de Receb hüzünlerine ayrı bir hüzün kattı. Geç haberdar olduğumdan cenazesine iştirak edememek de ayrı bir üzüntü kaynağım oldu. Başakşehir Devlet Hastanesinde Başhekimlik yaptığım dönemde son derece nazik bir beyefendi olarak tanıdığım Duran kardeşimle her zaman çok güzel ilişkilerimiz oldu. Görevden ayrıldıktan sonra da irtibatımız devam ediyordu. Bu vesile ile ona da Rabbimden rahmet, ailesine ve yakınlarına sabırlar diliyorum.
 
Dipnotlar
(1) Paşalar diye Ünye’nin en asil sülalesine denirdi. Paşabahçesi diye bilinen ve eskiden Süleyman Paşa Sarayı’nın yer aldığı sahile bakan yüksek duvarlarla çevrili alanda bu sülalenin devamı olan ailelerin kaldığı evler vardı. Numan Bey hem anne tarafından, hem de baba tarafından asil bir soydan gelmektedir.
(2) Merhum Hüseyin Çataklı, üçü kız beş çocuğunu okutmak amacıyla İstanbul’a göç etmiş ama kısa süre sonra hastalanarak hayata gözlerini yummuş. Rahmetli Hadiye teyze, çocuklarının hepsini zor şartlarda üniversitede okutmakla kalmamış, çocuklarının hepsi master yaparken üçü de akademisyen olmuştur. En küçükleri olan Ahmet Çataklı, yurtdışında yaşayan önemli bir deprem profesörüdür.
(3) Yıllar sonra merhum Erbakan hocanın halefi olan Numan Kurtulmuş’un Erbakan’la dolaylı bir hısımlık ilişkisi de vardı. Biraz karışık olsa da şöyle hatırlıyorum; Erbakan’ın kız kardeşinin beyi Osman Çataklı’nın ağabeyi Hüseyin Çataklı’nın hanımı Hadiye teyzenin yeğeni Güngör teyzenin oğlu. Tabii ki tüm bu hatıraların canlanmasına sebep olan Dr. Asım Taşer ağabeyimiz de Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş ağabeyimizin 6 ay önce rahmetli olan kızkardeşi Ruveyde teyzenin (Numan Kurtulmuşun halasının) beyi idi. Yani Numan bey, Prof. Dr. Ömer Taşer ağabeyle de hala-dayı çocukları oluyorlar böylece.
(4) Bu ev Osman Çataklı amcanın bizzat kendisinin yaptığı, Rahmetli Necati amcamızın da Mithat abi ile birlikte uzun yıllar oturduğu, Bıçakçı Alaaddin Camiinin hemen üstündeki Yeşil Tekke Çıkmazında yer alan meşhur Yıldız Apartmanında idi. Osman Çataklı ve eniştesi Melih Kerman, Mehmet Bilge, Necdet Oral, Torun Ahmet daha birçok tanıdık isim de bu apartmanda oturuyordu. Necati amcamızın Küçük Çamlıca’ya taşınmasından sonra onların oturduğu dairede uzun zaman da hemşehrim Dr. Mürselin Güney ağabey oturdu.
(5) Çocukluğumdan beri benim rol modelim olan merhum dayım Hasan Fahri Varilci, İstanbul’da Yüksek Ticaret Mektebi öğrencisi olduğu yıllarda Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin sohbetlerine devam edermiş. Rahmetli anneannemi anlattığım bu köşemdeki bir yazımda da bahsettiğim (http://www.ivek.org.tr/unyede-arife1-bir-termeli-emine-varilci-95yy.htm) dayımın benim üzerimde bir etkisi daha var ki o gün sınava gitmeden önce bana yaptığı tavsiyeleriydi. O zamanlar üniversiteye girişte tek aşamalı bir sınav vardı ve sınava girmeden tercihlerimizi yapmak zorunda idik. Ben mühendis olmayı istediğim halde rahmetli dayım ve rahmetli annem doktor olmamı çok istemişlerdi. O yüzden ben de ilk tercihlerime tıpları yazdıktan sonra mühendislikleri aşağılara yazmıştım. Rahmetli dayım, sabah sınava gitmeden önce bana abdest alıp, sabah namazını kıldıktan sonra dua ederek sınava gitmemi, Allah’a (cc) tevekkül etmemi ve endişe etmememi tavsiye etti. Güneş doğmuş olmasına rağmen dayımın tavsiyesine uyarak abdest alıp sabah namazını gecikmiş de olsa eda ettikten sonra dua ederek evden çıktım. Sınav salonuna geldiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. İlkokuldan beri birlikte okuduğum ve kendisi de o sınavda tıp fakültesini kazanan arkadaşım Ali Ayyıldız ile önlü arkalı denk gelmişiz ve sınav öncesi birbirimize moral vererek heyecanımızı yatıştırmış olduk. O moralle girdiğim sınav sonucunu ise sıcak bir Ağustos günü köyümüzde fındık toplarken, Ünye’den dönen Tuncer ağabeyimin getirdiği haberle öğrenmiştim. Ağabeyimin önce şaka ile beni korkutup hiçbir yeri kazanamadığımı söyleyerek ağlatmasının ardından rahmetli annemin şakayı anlayıp annelik duygularıyla ağabeyimin üzerine yürümesiyle ilk tercihim olan Cerrahpaşa Tıp fakültesini kazandığım haberini öğrenince, aklıma dayımın tavsiyeleri gelmiş ve buna şükretmem gerektiğini düşünmüştüm. Şükrümü de o güne kadar bir türlü istikrara kavuşturamadığım ve kesintili kıldığım namazlarımı artık hiç bırakmayarak gösterme kararı almıştım. Elhamdülillah o gün şükür makamında kıldığım ikindi namazından sonra namazlarımı bir daha terk etmemek nasip oldu.
İVEK © 2016   /   Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
0212 4106040 bilgi@ivek.org.tr

Merkez Mahallesi Esenler Cd. 5/1 Sk.
No: 10/110 Bağcılar/İSTANBUL