Annem

Dr. Mahmut Tokaç
{{ '2018-07-08 19:44:25' | moment2 }}
Yazarın
Diğer
Yazıları
İçin
Tıklayın

Bugün 7 Temmuz 2018*. Annemin vefatının üzerinden tam 10 sene geçmiş. Geçtiğimiz hafta hanımla birlikte Sultanhamam’daki Kürkçü Han’a yolumuz düşünce rahmetli annemi anmıştık. Vefat yıldönümüne denk düşen bugün de anne temalı bir mesajın sosyal medya üzerinden birçok kanaldan gelmesi üzerine duaya vesile olur diye bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm.

Çileli bir hayatın ardından 72 yaşında vefat etmişti annem. Doğum tarihinde ihtilaf olsa da nüfus kayıtlarında 20 Mayıs 1936 olarak kayıtlıydı. 39 depremini iyi hatırladığına göre belki bir yaş geç yazılmış olması muhtemel. Depremde bahçede çadır kurulduğunu, Ünye’nin devlet erkânı ve diğer ileri gelenlerinin evlerinin bahçesine toplandığını, artçı sarsıntılar dolayısıyla evde bulunmanın tehlikeli olması dolayısıyla babasının koşa koşa eve çıkıp camın önüne koyduğu radyoyu açtığını, bahçede bulunan eşrafın bu sayede depremle ilgili haberleri dinlediğini anlatırdı.

6-7 yaşlarında iken babasını kaybeder. Daha önce bu sütunlarda hayat hikayesini anlattığım (http://www.ivek.org.tr/ivek-makaleler/unyede-arife1-bir-termeli-emine-varilci-95yy) anneannem Emine Varilci’nin Terme’deki köyünde yetiştirdiği sebzeleri sırtında küfe ile Ünye’ye getirip satarak evin geçimini sağlamaya çalıştığı, çocuklarını okutmak için her türlü fedakarlığa katlandığı bir dönemde Ünye’deki Meçhul Asker İlkokulunda okula başlar annem. Rahmetli anneannem belinde peştamali, ayağında çamurlu kara lastikleri olduğu halde sırtında küfe ile sebzeleri satmak üzere Ünye’ye geldiğinde zaten sahile yakın olan Meçhul Asker okulunun bahçesinden annesini görüp yanına doğru koşmaya başladığını, anneannemin ise arkadaşları arasında mahcup olmasın diye yanına gelen annemi tanımazdan gelerek yakınlık göstermediğini anlatırdı annem.

Okumaya çok meraklı olmasına rağmen ilkokuldan sonra ekonomik gerekçelerle okuyamaz. Terzilik eğitimi alır ve terzilik yaparak evin geçimine katkıda bulunur.

O dönemde o yaşlardaki genç kızlara sıkça talipler gelmesi ve huyunu suyunu bilmedikleri bir insana denk gelme endişesi ile annem henüz çok genç olmasına rağmen, (Hülya, Leyla ve Ahmet Derya Varilci kardeşlerin annesi) Hayriye yengesinin hem süt kardeşi ve hem de amcasının oğlu olan babamla, dindar, ahlaklı ve düzgün birisi olarak yakından tanımaları dolayısıyla anneannemin rızasıyla nişanlanırlar. Üç yıllık bir nişanlılık devresinden sonra 29 Ekim 1955’de evlenirler. Anneannemin evinin alt katındaki iki odalı bölümde babaannem ve iki amcamla birlikte oturmak zorunda kalırlar çünkü annem gibi babasını küçük yaşta kaybeden babam da ailesinin yükünü omuzlamak zorunda kalmıştır.

Babam yeni açtığı terzi dükkanında, annem de evde terzilik yaparak evlerinin geçimini temine gayret ederler. İlk çocukları olan rahmetli Nurver ablam 1956 yılında dünyaya gelir. Sonrasında Tuncer abim ve Hatice ablam doğarlar. Bu arada anneannemin evinin bahçesinde hemen yanıbaşına tek katlı bir ev inşa edilir ve bu yeni evde doğan tek çocukları olarak dördüncü ve son çocukları ben dünyaya gelirim.

Dört kardeşin en küçüğü olmam dolayısıyla çok mutlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Ancak en sevmediğim şey bayram geceleriydi. Eskiden konfeksiyon sanayiinin gelişmediği zamanlarda terzilere çok iş düşerdi ve özellikle bayramlara yeni giysi giymek isteyenler dolayısıyla bayram sabahına yetişmesi gereken giysiler olurdu. Babam dükkanda, annem evde sipariş yetiştirmek üzere sabaha kadar çalışırlardı. Ben de onların uykusuz kalmalarına üzüldüğüm için bayram gecelerini hiç istemezdim.

Annem ve babam birlikte çalışarak evin geçimini sağlarken, biz dört çocuklarını okutmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmazlardı. Annem bir süre sonra terziliği hakiki yünden triko örmeye dönüştürdü. İstanbul’a gelip Kürkçü Han’dan kaliteli yünlerden alır, onları müşterilerinin taleplerine göre (benim çocukken cart curt makinesi adını verdiğim) dokuma makinesinde dokurdu. Annemin dokuduğu özellikle de yün iç giysileri, yıllarca eskimeden giyilir, ona alışanlar başka iç giysisi giymek istemezlerdi. Sağlığımıza çok düşkün olan annem, bizlere de mutlaka kendi dokuduğu iç giysilerini giydirirdi. Nitekim ben evleninceye kadar o giysileri giymeye devam etmiştim. Yine annemin dokuduğu kazak ve hırkalarımızı da yıllarca giyerdik.

Çocukken en büyük korkum annemin sevgisinden mahrum kalmaktı. Bir haylazlık yapacağım zaman “Ya annem beni sevmezse” korkusuyla yapmaktan çoğu zaman vazgeçerdim. Zaten ne zaman bir kabahat işlesem hemen anneme yakalanırdım. Mübareğin sanki kabahat algılayıcı sensörleri vardı.

Bir gün evdeki Aspirinleri tebeşir gibi kullanıp geniş duvarları olan evimizin pencere kenarına şekiller çizmiştim. Hatice ablam seni anneme şikayet edeceğim deyince korkudan annemin yatağının altına saklanmış, orada da uyuya kalmışım. O akşam da eve misafirler gelmiş ama ben ortada yokmuşum. Annem beni yatağın altında uyurken bulup misafirlerin yanına getirince, ortamın yumuşak olduğunu ve şikayet edilmediğimi anlayıp sevinmiştim.

Hatice ablamla bir anneler günü meşhur kumbaramızdan bıçak kullanarak metal paraları düşürmüş anneme hediye olarak Gemici Cevdet amcadan kuru pasta almıştık. Annemden teşekkür beklerken paraları nereden bulduğumuz sorgusuyla karşılaşınca çok üzülmüştüm. Çünkü kumbaradan para çıkartmamıza müsaade etmezdi. Başka bir yerden almamız ihtimali karşısında son derece titiz olduğu için sorgulanmıştık. Kumbaradan çıkarttığımızı söyleyince bir daha yapmamamız gerektiğini sıkı sıkıya tembihlemişti.

Sevgisi çok olduğu kadar otoriterdi de annem. Mızmızlık yapmamıza müsaade etmezdi. Zaten hem ev işleri hem de müşterilerin siparişlerini yetiştirme yükü altında mızmızlığımıza katlanacak zamanı da yoktu. Ağladığımız zaman bizi uzunca olan koridora gönderir, “Ağlaman bitsin ondan sonra gel odaya.” derdi. Bir gün rahmetli Emine halam bizde iken, ben ağlayacak olmuşum. Annem her zamanki gibi beni koridora göndermiş. Ama ben çok sevdiğim Emine halamdan da ayrı kalmak istemediğimden ağlamamı çabucak dindirmek için ağzımı elimle kapatarak nefesimi içimde tutmuşum. Ancak çok içlenmişim ki ağlamam durmamış, bu arada nefesim yetmeyince kapıyı açıp elimi ağzımdan çekip nefesimi patlama tarzında dışarı verirken Ünye ağzıyla “Aha da boğuliym ya gız.” deyivermişim. Emine halamın torpili sayesinde odaya kabul edilmişim de ağlamam geçmiş. Rahmetli Emine halam her seferinde bu hikayeyi anlatırdı gülerek.

İş yoğunluğundan fazla zaman geçiremediğimiz ve mızmızlık yapmamıza müsaade etmediği için beni yeterince sevmediğini düşündüğüm annemin, kar yağdığı bir gün sokağa çıkartıp beni kara yatırarak karda izimi çıkartması, annemin beni ne kadar çok sevdiğini anlayıp çok mutlu olmama sebep olmuştu.

Duygusal bir çocuk olmam yanında anneme olan aşırı düşkünlüğüm bazen başıma olmadık işler de açmıyor değildi. İlkokulda bir törende bana anne temalı bir şiir okuma görevi verilmişti. Ön sırada oturan annemin karşısında sahne alarak okuduğum şiirin duygusal yoğunluğundan olsa gerek, şiirin yarısında hüngür hüngür ağladığım için şiirimi tamamlayamamıştım. Rahmetli Özden hoca beni kucaklayıp sahneden indirerek annemin kucağına vermişti.

Üniversite sınavına girdiğim sene, tek aşamalı ve öncesinde tercihlerin yapıldığı sistem dolayısıyla sınav sonuçları kazandığımız yerin de bildirildiği bir mektupla öğreniliyordu. Sonuçların geliş zamanı fındık toplamak için köyde olduğumuz zaman denk geldiği için, Ünye’ye ilk gidecek kişi haberi getirecekti. Tuncer abim bir vesile ile şehre inince, heyecanla dönüşünü beklemeye başlamıştık. Çakırağanın Kırığı adlı bahçemizde, ikindi ile akşam arası bir saatte abim göründü. Ben heyecanla abime sonucu sorduğumda abim sert bir eda ile: “Hiç mi bir şey yapmadın sınavda?” dedi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi oldu ve ağlamaklı bir şekilde sorduğumda hiçbir yeri kazanamadığımı bildirdi. Bu sefer ben daha da ağlayarak: “Abi, Eğitim Enstitüsünü de mi kazanamamışım?” diye sorunca “Eğitim Enstitüsünü yazmış mıydın?” derken rahmetli annem, annelik duygusuyla abimin bir şeyler karıştırdığını hissedip “Çocuğu üzme doğruyu söyle!” diyerek üzerine doğru yürüdü. Abi o zaman ilk tercihimin neresi olduğunu sordu ve Cerrahpaşa olduğunu söyleyince Cerrahpaşa Tıp Fakültesini kazandığımı haber vermişti. Annemin bu haber karşısında bana sarılışını ve birlikte sevinç gözyaşları döküşümüzü unutamam.

Henüz 16 yaşında olan ve Ünye’nin dışına tek başına hiç çıkmamış olan beni kayıt için İstanbul’a getirdiğinde, kayıtta benden önce kaydını tamamlayan tanımadığımız birinden yardım istedi. Ben içimden kızdım o da benim gibi kayda gelen bir öğrenci iken neden yardım istedi diye. O arkadaş da yeni kaydolma tecrübesiyle bize yardım etti. O gittikten sonra annem neden yardım istediğini şu cümlelerle izah ettti: “Oğlum, o çocuğun yaka cebinde bembeyaz bir takke gördüm. Düzgün bir ailenin çocuğu olduğu belli. Aman o çocuğun peşini bırakma. Onunla arkadaş ol.” Gerçekten de ilk arkadaşım o oldu ve annemin dediği gibi birisi çıktı.

Çilekeş annem, rahmetli Seyit Galip dayımın Beylerbeyindeki alt katı dökük, üst katı yıkık, ortadaki katta iki odasından birinde dayımın kendisinin kaldığı, elektriği ve suyu olmayan eski ahşap evinin diğer odasını bana hazırladı. Rüzgarın bir tarafından girip diğer tarafından çıktığı odanın camlarını tümüyle naylonla kapatıp rüzgarın geçişine biraz da olsa engel olmaya çalıştığı odama bir de odun sobası kurmuştu. Sucu Abdullah Efendi (Allah rahmet eylesin, muhtemelen vefat etmiştir o yıllarda bile yaşı epey vardı) suyumuzu omzunda asılı iki teneke ile getirip girişteki küpümüze boşaltır, biz de oradan alarak kullanırdık. Haftada bir de bir çeki odun getirir onunla da sobayı yakardım. Annem bir iki hafta benim İstanbul’a alışmamı bekledikten sonra Ünye’ye dönmüştü.

Ünye’ye dönmeden önce de bankada bana hesap açmıştı. Çünkü evimize dadanmış kadrolu bir hırsızımız vardı ve düzenli olarak evimizi ziyaret eder, para pul ne bulursa alırdı. O yüzden bankada paramı saklamamız gerekiyordu. Annem ile İş Bankasının Yeni Caminin arkasındaki şu anda müze olarak kullanılan şubesine gittik. Memureleri şöyle bir gözden geçirdikten sonra gözüne kestirdiği uzun boylu ve esmer bir memureye; “Kızım ben oğluma hesap açacağım ama yaşı tutmadığı için imza atamıyor. Ben onun adına imzalayacağım ve memleketime döneceğim. Her ay sana gelecek ve sen ona bin lirasını vereceksin.” deyip o gün için bir dönem yetecek kadar 5 bin lirayı hesaba yatırdı. Ben her ay başında şubeye gidip; “Emine abla ben geldim.” diyordum o da bana sorgusuz sualsiz bin liramı veriyordu. Neyse ki ikinci dönem İlim Yayma Yurduna girdim de paramı bankada tutma gereğim kalmamıştı. İlim Yaymaya girişimi yine bu sütunlarda anlattığım yazımdan annemle ilgili şu satırları aktarmak istiyorum: “Yurtta genellikle dindar insanlar kaldığı için kısmen rahattım ama yine de sabah ne ile karşılaşacağımı bilemeden ilk gecemi merak içinde geçirdim. Sabah namaz saatinde koridorda yankılanan bir “essalatu hayrun minen nevm” sadası ile uyandım. Baktım ki herkes abdestini alıp mescide namaza gitmeye hazırlanıyor. Bu manzara beni o kadar mutlu etti ki sabah namazımı kıldıktan sonra vaktin biraz geçmesini bekledim. Henüz 17 yaşında bile olmayan, son çocuğu olduğum için de bir türlü gözünde büyüyemeyecek olan ciğerparesini ilk defa tanımadığı insanların arasına bıraktığı için tedirgin olan anneme bu manzarayı anlatmak için sabırsızlanıyordum. Gün biraz aydınlanınca doğruca Hadiye teyzelere gidip anneme yurdu çok sevdiğimi ve beni merak etmemesini söyledim. Böylece annem bir gün daha kalıp İsmail Niyazi amcaya hayır dualar ederek gönül rahatlığı içerisinde Ünye’ye geri döndü.”

(İlgili yazıma http://www.ivek.org.tr/ivek-makaleler/sevinc-ve-huzun-193yy linkinden ulaşılabilir.)

Annem herkesin iyilik meleğiydi. Kimin bir ihtiyacı olsa onun elinden tutardı. En sevdiği iş de gençleri evlendirmekti. Birbirini seven ancak ekonomik gerekçelerle evlenemeyenleri bir formül bulur evlendirirdi. Bizim oralarda yaygın olan takı geleneği birçok gencin evlenmesinin önündeki en büyük engeldi. Annem birbirini seven gençlerle anlaşır, takı geleneğini aşmak için formüller geliştirirdi. Bu konuda işbirlikçisi de rahmetli Tülay yengemdi. Gelin adaylarına yengemin takıları düğünde emanet olarak takılır, düğünden sonra iade edilirdi. Böylece kaç gencin evlenmesine vesile olduğunu sayamam.

Terzilik ve dokumacılık günlerinde çıraklığını yapan kızları sadece terzi veya örgücü olarak değil tam manasıyla hayata hazırlar, onları da mutlaka evlendirirdi.

Çocuk yaşta babasız kaldığından çalışmak zorunda olması dolayısıyla alamadığı dini eğitimini evlendikten sonra babamın yardımıyla kısmen tamamlamaya çalışmış ancak iş yoğunluğundan vakit bulup Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenememişti. 60 yaşında gayret ederek Kur’an okumayı da öğrendi ve ondan sonra her gün en az bir cüz okumak suretiyle vefat edinceye kadar birçok hatim yaptı. En sevdiği şey de televizyonda yapılan Kur’an tilavetini kendi Kur’an’ından takip etmekti ki bunun için televizyondaki Kur’an saatlerini kaçırmazdı. Akradyoda Mahmud Es’ad Coşan hocamızın sohbetlerini de takip ederdi. Onun sohbetlerinden çok feyiz aldığını söylerdi.

Mezun olduktan sonra mecburi hizmet için Erzincan’a gittiğimde ve mecburi hizmet sonrası İstanbul’a döndüğümde yılın belli dönemlerini benimle geçirmeyi çok severdi. İlk torunu, Hatice ablamın kızı Ceren doğduktan sonra daha çok onunla ilgilendiği için daha az olsa da fırsat buldukça yanıma gelir, babam fazla kalmak istemese de o benimle daha fazla kalmayı isterdi.

Aslında mühendis olmak istememe rağmen doktor olmamdaki tek gerekçe rahmetli Hasan dayımla annemin benim doktor olmamı istemeleriydi. Hasan dayım sınava gireceğim zaman benim niçin doktor olmamı istediğini belirten ve sağlık sisteminin o günkü sıkıntılarını tüm gerçekliğiyle anlatan şu ifadesi ibretamizdir: “Oğlum, hastanede bir yakınımız olsun istiyorum, kapıcı bile olsa”. Ben de onları kıramadığım için ilk 5 tercihime tıpları yazıp peşine mühendislikleri sıralamıştım. Nasıl olsa tıpları kazanamaz mühendisliğe girerim, onlara da “yazdım ama kazanamadım” derim diye düşünüyordum. İlk tercihime girip doktor olduktan sonra onların bu dileklerinde ne kadar haklı olduklarını anladım. Her ikisinin de son zamanlarında yaşadıkları hastalıkları, benim Ankara’da Sağlık Bakanlığında görevli olduğum zamanlara denk geldi ve gerçekten çok özel ihtimamla tedavileri oldu.

Rahmetli annem 2008 yılının Mayıs ayının başında bir böbrek tümörü dolayısıyla ameliyat olmak zorunda kalmıştı. Benim doğum günüm olan 12 Mayıs’ta henüz birkaç gün önce geçirdiği nefrektomi ameliyatının ıstırabı içindeyken bile, Ankara Atatürk Hastanesindeki hasta yatağında, Batı’dan aktarma doğum günü şarkısını “İyi ki doğurmuşum seni Maamiiit.” diye kendince değiştirerek söyleyerek bu isteklerinde ne kadar haklı olduğunu hatırlatıyordu. Sakınılan göze çöp battığı gibi maalesef annem de ameliyat sonrası akciğer embolisi yüzünden hastanede iki ay süre ile yatmak zorunda kalmıştı. İki ayın sonunda iyileşip taburcu oldu. Birkaç gün bende kaldıktan sonra bir-iki günlüğüne de Hatice ablamda kalıp Ünye’ye dönmeye niyetliydi. Hatta babam evi hazırlamak üzere erkenden Ünye’ye dönmüştü. Ablama gittiği gecenin ertesi sabahı göğüs ağrısı şikayeti olunca tekrar hastaneye götürdüm. Pazar olmasına ve nöbetçi olmamasına rağmen daha önce benim yanımda çalışıp sonra Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesinde Kalp Damar Cerrahi ihtisası yapan ve annesi olmadığı için anneme “Annem” diye hitap eden Dr. Murat da orada idi. Zaten uzun yıllardır takipte olan annemin aort damarındaki anevrizması (genişleme) onun kontrolünde idi. Kardiyolojideki doktorlarla birlikte annemi değerlendirdiler, tüm tetkikler yapıldı ve her şeyin normal olduğu görüldü. Ben annemi tekrar ablama bıraktım. Ertesi gün sabah namazını kılarken telefonum çaldı. Arayan ablamdı. Annemin midesinin ağrıdığını söyledi. Ben de evden bazı ilaçları alıp yola çıkmaya hazırlanırken ablam tekrar arayıp annemin nefes alamadığını söyledi. Benim mesafemin uzak olması dolayısıyla 112’yi aramasını ve telaş etmeden düzgün bir şekilde adresi vermesini söyleyip hızlıca yola çıktım. Eve ulaştığımda 112 ekipleri de yeni gelmişlerdi ve resüsitasyon (canlandırma) yapıyorlardı. Hastaneye götürmeyi teklif ettiler. Anlamsız olduğunu düşünmeme rağmen “ya fayda ederse” düşüncesiyle razı oldum. Ben de peşlerinden hastaneye geçtim. Pek ümidim olmamasına rağmen hastanede de resüsitasyona devam edildi. Bu arada abim ve Nurver ablam da hastaneye gelmişlerdi. Özellikle Nurver ablamın kontrol edilemeyen tansiyon hastası olması dolayısıyla ondan da endişe ediyor, onu kötü habere hazırlamaya çalışıyordum. Ara ara annemin yanına girip hekimlerin gayretlerine nezaret ediyor, sonra da ablamın yanına dönüyordum. Bir süre sonra resüsitasyon yapan ekibe, sonuçsuz olacağını bile bile devam etmenin anlamsız olduğunu söyleyince, onlar da benimle aynı kanaatte olduklarını ve hekim olmam dolayısıyla devam ettiklerini söyleyip bıraktılar. Ben vefat haberini kardeşlerime haber verdikten sonra tekrar annemin yanına girdim. Bana takılarını çıkartabileceğimi söylediler. O ana kadar kardeşlerimi düşünerek metin olmaya gayret eden ben, annemin parmağından yüzüğünü çıkartırken hekimliğin kamufle ettiği acımın ortaya çıkmasıyla doyasıya ağladım. Sonra kendimi toparlayıp tekrar kardeşlerimin yanına döndüm ve yeniden hekimlik maskemi takarak onları teselli etmeye devam ettim.

Ankara’daki tanıdıkların cenazeye iştirak edebilmesi amacıyla o gün öğle namazına müteakip Söğütözündeki Başyazıcıoğlu Camiinde bir cenaze töreni gerçekleştirip cenazemizi Ünye’ye götürmeyi arzu ettik. Cenaze törenine katılan Dr. Murat bana sarılarak “Ben nasıl atladım” diye ağlamaya başladı. Ben de kendisine; “Muratcığım, siz kardiyolog arkadaşınızla birlikte tüm tetkikleri yaptınız, her şey normal görünüyordu. Eğer sen her ihtimale karşı bu gece hastanede tutalım deseydin, herhalde ilk karşı çıkan ben olurdum. Zaten iki aydır hastanede yatıyordu, her şey normalken neden yeniden hastanede yatıralım derdim. Sen kendini suçlama. Vadesi bu kadarmış. Vade dolduysa biz hekimlerin yapacak bir şeyi olamaz.” diyerek onu teselli etmiştim.

Cenazeyi Ünye’ye getirdiğimizde komşularının ağlaması karşısında ben kendimden şüphe etmeye başlamıştım. Komşuları o kadar içli ağlıyorlardı ki ben annemin o kadar sevildiğinin farkında değildim. Cenazeyi defnettikten sonra eve geldiğimizde komşularının anlattıklarını dinledikçe anneme olan sevgim ve hayranlığım daha da artmıştı. Böyle güzel bir annenin evladı olmakla iftihar ederken, kıymetini yeterince bilememenin derin üzüntüsü içimi kaplamıştı.

Anne özlemiyle geçen 10 yılın ardından bu hatıraları yazmama ilham kaynağı olan sosyal medya paylaşımının ilk başından bir alıntıyı sizlerle paylaşarak yazımı nihayete erdireyim:

Annem bana namaz kılmamı söylediği zaman dua ederek söylerdi:

    Kalk namaz kıl, Allah sana ikram etsin, mükafatlandırsın.

    Kalk namaz kıl, Allah seni namazın tadından, lezzetinden mahrum etmesin.

    Kalk namaz kıl, Allah seni muvaffak etsin.

   Ve ben böylelikle namazı sevdim, hatta annemin bana dua ettiğini duymak için namazı beklerdim.

   Küçüklüğümden beri annemi namaz kılarken görürdüm. Anacığım her namazın sonunda duyulur bir sesle Allah’a dua ederdi:

    Allah’ım, oğlumu severek-hoşlanarak lezzet alarak namaz kılanlardan eyle.

    Allah’ım namazı, oğlumun gözünün nuru kıl.”

Duaya vesile olması düşüncesiyle hatıralarımı sizlerle paylaşırken, başta annem olmak üzere tüm geçmişlerimize rahmet diliyorum.

   

* Yazımı yazmaya 7 Temmuz’da başlamama rağmen defnedildiği tarih olan 8 Temmuz’da ancak tamamlayabildim.

İVEK © 2016   /   Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
0212 4106040 bilgi@ivek.org.tr

Merkez Mahallesi Esenler Cd. 5/1 Sk.
No: 10/110 Bağcılar/İSTANBUL